NasilFirma'ya Hoşgeldiniz!

Prof. Dr. Oğuz Nuri Babüroğlu: Burada tutsa tutsa ‘ortak akıl’ tutar dedik

Doğan Selçuk ÖZTÜRK ● Hocam, kısaca kendinizden bahseder misiniz? Memur ve bürokrat bir ailenin ferdiyim. Ankara’da doğdum ama anne babam …

Prof. Dr. Oğuz Nuri Babüroğlu: Burada tutsa tutsa ‘ortak akıl’ tutar dedik

Doğan Selçuk ÖZTÜRK

● Hocam, kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Memur ve bürokrat bir ailenin ferdiyim. Ankara’da doğdum ama anne babam aslen Erzurumlu. Çocukken babamla Ankara’da çeşitli etkinliklere giderdik ve ben orada benden büyüklerle Erzurum barı tutardım. Daha sonra on iki değişik yörenin halkoyunlarını oynadım. Hatta yurt dışında ilk paramı halk oyunlarından kazandım. Profesyonel tiyatro oyunculuğu yaptım, Ankara’da çocuk tiyatrolarında oynadım. Dolayısıyla sahne sanatlarıyla çok haşır neşir bir çocukluğum ve gençliğim oldu. Daha sonra yaptığım işlerde de hep sahne sanatları hakimdir. 82’den beri öğretim üyesiyim, sınıf bir sahnedir, yönetim danışmanlığı şirketimizde 88’den beri katılımlı yöntemleri uyguluyoruz, orada da bir sahnede gibiyiz.

TED Ankara Koleji’nde okurken okul kanalı ile burs kazanarak İngiltere’ye gittim ve liseyi orada bitirdim. Sonra University of Sussex’de endüstri mühendisliği lisansı aldım. TÜBİTAK’tan doktora bursu kazanarak ilk önce University of Lancaster’da lisansüstü düzeyde yöneylem araştırması okudum. Sonra da Amerika’ya Wharton School’a gittim ve orada sosyal sistem bilimleri doktorası yaptım. 1982-88 yılları arasında Amerika’da hocalık yaptım. Önce West Chester, sonra Clarkson Üniversitesinde çalıştım. 86 yılında işletme fakültelerine uluslararası akreditasyon veren AACSB’nin eğitim inovasyonu ödülünü Edward Deming ile paylaştım.

1989’da Türkiye’ye geldim ve Bilkent Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. 17 yaşında gittiğim yurt dışından 18 sene sonra döndüğümde Türkiye maceram başladı. Önce iki farklı yöntemin, arama konferansı ve katılım tasarım toplantısının bir arada olduğu bir broşür hazırladım ve birçok şirkete gönderdim. Birdenbire on beş değişik şirketten yanıt geldi ve Tofaş, Ülker, İGSAŞ vd. ile çalışmaya başladık.

88’den bu yana Sabancı, Koç, Eczacıbaşı, Zorlu, Kibar, Akkök, Anadolu, Yaşar, Eti, Erdemir ve Oyak gibi büyük Türk şirketlerinin yanı sıra Siemens, Novartis, Netaş, Google, Henkel, IBM vb. yabancı sermayeli şirketlerle çalıştık. Çalıştığımız kurumlar arasında Türkiye’nin en büyük dernek ve vakıfl arı, neredeyse bütün bakanlıklar, odalar, kalkınma ajansları ve sıfırdan kurulan üniversiteler var.

YENİ BİLGİYİ KATILIMLI METODOLOJİLERLE ÜRETİYORUZ

● Arama kavramından başlayalım mı hocam, biraz kavramları ve metodolojiyi anlamak adına.

Aslında eylem araştırmasından başlamamız lazım. İçinde bulunduğum ekolün adı eylem araştırması. Arama konferansı, karar konferansı, diyalog konferansı vb. bütün bu yüz yüze katılımlı yöntemlerin hepsi aslında eylem araştırmasının yöntemleri. Türkiye’ye geldiğim zaman henüz eylem araştırmasından (action research) bahsetmek çok zordu. Çünkü ortada bir yöneylem araştırması (operations research) vardı. Eylem araştırması ne peki? Birlikte yeni bilgiyi üretme. İnsanların kendi çözümlerini kendileri bulması lazım, bizim değil. Yeni bilgiyi katılımlı metodolojilerle üretiyoruz. Herkes kendi bilgisini ortaya koyuyor, birbirini ikna ediyor, ortak akıl yönünde bir taahhüt veriliyor ve sonra da ortak çıkar – ortak eylem mutabakatları yapıyoruz. Önemli olan oradan bu mutabakatlarla çıkmak. Yoksa iki gün konuştuk konuştuk her şey havaya gitti değil.

88’e dönersek, arama paradigması içerisinde ‘ortak zemin’ (common ground) bulmanız gerekir. Fakat ortak zemin kavramını anlatmakta zorlanacağımız için burada tutsa tutsa ‘ortak akıl’ tutar dedik ve bu kavramı Türkiye’ye kazandırdık. 88’den beri en az 50 kişiden oluşan 1.500 arama konferansı yapmışız, dolayısıyla Türkiye’de bizi deneyimlemiş 80-90 bin kişi var.

● Unutamadığınız birkaç toplantı anınızı dinleyebilir miyiz?

II. Kalite Kongresi’nde ‘sıfır hiyerarşi’ konulu bir sunum yaptım. O dönemde toplam kalite hareketi devam ediyordu ve herkes ‘sıfır hata’dan bahsediyordu. Sıfır hata. Sıfır bekleme (tam zamanında üretim). Bir ‘sıfır’dır gidiyordu. Biz de dedik ki ‘asıl bu şey çalışacaksa organizasyonların değişmesi lazım.’ Sıfır hiyerarşi olması lazım ve yatay organizasyona dönüşmeliyiz. Sunum yaptığım esnada Kalite Derneği yöneticileri, Brisa’ya Avrupa’da EFQM ödülünü kazandıran kişiler üstüme yürüdüler nasıl böyle bir şey söylersin diye. Kürsüye anlattığım yere kadar geldiler. İtiraz ediyorlardı, sanki Meclis ortamı… 90’ların başında böyle bir şey yaşadım. Hakikaten Türkiye’nin bam teline basmıştım.

Tabii bizim işler daha da büyüdü, TÜSİAD ile Türkiye’nin sanayi stratejisi ile alakalı çalışmaya başladık. Bu çalışmaların birinde OSD’nin uzun yıllar genel sekreterliğini yapmış olan Ercan Tezer Hoca da vardı. Biz iki buçuk gün çalışıyoruz arama konferanslarında, akşamları da çalışıyoruz. O bir grup sanayiciyi toplamış. Akşam yemeğinden sonra geldiler. “Biz sendika kurduk hocam. Bizi çok çalıştırıyorsun” dediler. Sendika üyeleri hep tanınmış sanayiciler… (Gülüyor) Ercan Hoca’nın muzipliği vardı tabii, Allah rahmet eylesin. Gitmiş herkesi örgütlemiş. “Biz akşam çalışmayacağız” dediler, saatleri de azalttılar, böyle hoş bir eğlencemiz oldu.

“BAŞKANIMIZA ULA RIFAT MI DİYECEĞİM?”

● Arama konferansının yönteminden dolayı çeşitli dirençlerle karşılaşmışsınızdır.

Arama konferansında herkesin hiyerarşisini sıfırlamanız lazım. Unvan, patronaj, bilgi vb. güç kaynaklarını ortadan kaldırmalısınız. Herkese isimlik taktırarak başladık. Ön ismi büyük, soy ismi küçük harfl erle yazıyorduk. OĞUZ Babüroğlu gibi. 88’den beri böyle yapıyoruz, bunu artık bütün sektörler öğrendi. Şimdi kolay ama o zaman zordu. Mesela 80’lerin sonunda çok iyi bilinen gazetecilerden bir tanesine, aynı zamanda profesördü, isimlik taktıramamıştık. O zaman bunu yaftalanmak olarak düşünüyorlardı ve bazılarına Yassıada yargılamalarını çağrıştırıyordu.

Güç eşitliğini sağlamak için yaptığımız şeylerden biri ortamdaki düzenlemelerdir. Bizde masa yoktur, sandalyeler ve fl ipchartlarla çalışırız. Katılımlı yöntemden dolayı kimsenin bir diğerinin ensesini görmeyeceği yarım ay düzeninde bir oturma düzenimiz var. Fakat kamuyla çalışınca hep ön tarafa bir protokol yapmaya çalışıyorlar. Akşam gidiyoruz. Masalar konmuş ön tarafa, kürsü konmuş. Kaldırtıyoruz, ertesi sabah yeniden masaları konmuş buluyoruz. Tabii isimlik yazdırıyoruz. Bir de herkese arama konferansı süresince isimle hitap edilmesini rica ediyoruz. Neredeyse 88’den beri bey, hanım, başkanım sözcüklerini kullandırtmamaya çalışıyoruz.

Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun TOBB Başkanı olduğu ilk zamanlardı, Başkan Vekili de Halim Mete idi. Halim Ağabey çok nüktedan birisi, geldiği toplantılarda kahkahalar eksik olmaz. Neredeyse bütün oda başkanlarının, yaklaşık 80 kişinin olduğu bir arama konferansı düzenlemiştik. İşte anlatmaya başladım, ismen hitap edeceğiz diye. Rıfat diyeceğiz, Halim diyeceğiz. Epey bilindik insanlar var. Halim Mete söz aldı. Kalktı. “Yani ben şimdi Rıfat Başkanımıza ula Rıfat mı diyeceğim?” diye sordu ve herkesi güldürdü. Yöntem gereği öyle demek zorundaydı.

1995 Ağustosunda Sabancı Üniversitesi arama konferansını yapıyoruz. 55-60 kişi toplamışız. 25 farklı ülkeden gelen bilim insanları vardı. Bülent Eczacıbaşı gibi sanayicilerin yanı sıra muhtemel rektör adayları ve öğrenciler de vardı. Özellikle akademisyenler ve gazeteciler arama konferansı ortamına zor uyum sağlıyorlar. Çünkü hepsinin bilgi seviyesi yüksek ve kısa anlatmayı da sevmiyorlar. Mutlaka detaylı giriş, gelişme, sonuç; yani tebliğ verir gibi… İkinci günden sonra hocalar kazan kaldırdı. “Böyle olmaz! Böyle konuşturulmaz! Böyle çalıştay olmaz!” Yöntemi uygulatmamak için klasik konferans düzeninin kurulmasını istediler. Kazan kaldıranlar dünyaca bilindik Türk hocalarımızdı. Bütün akşam sabaha kadar Güler Hanım bu ayaklanmayı engellemek için çaba sarf etti. Kendisine o zaman teşekkür etmiştim, bir daha teşekkür ediyorum. Arama konferanslarında yöntemin dostlarının olması lazım mutlaka. Deneyimlemiş olanların olması önemli. O zamanlar biraz da gençtim tabii, genç bir hocanın veya bir profesyonelin bunları yaptırıyor olması, oradaki hiyerarşiyi sarsıyordu.

Merkez Bankası ile iki farklı çalışma yaptık

● Kamu kurumları ile yaptığınız çalışmalardan birini anlatabilir misiniz?

Bir tezat olduğunu düşündüğüm için şunu anlatayım. Merkez Bankası ile hem Gazi Erçel hem de Süreyya Serdengeçti zamanında çalıştık. Erçel ile “MB nasıl bağımsızlaşır”, Serdengeçti ile “MB nasıl Avrupa Merkez Bankası’nın bir uydusu olabilir?” sorusunun cevabını aradık. 4 sene arayla… 2004’te Türkiye Avrupa Birliği patikasındaydı, AB’ye girildiğinde kurumlarımız AB kurumlarının uzantısı olacaktı. Özellikle de Merkez Bankası. Paramız Avro olacaktı. Yani aynı kurum bir yandan merkezi hükümetten bağımsızlaşırken öbür taraftan Avrupa Merkez Bankasına bağımlı hale gelecekti. Bu anlamda aynı kurumla yaptığımız farklı bir çalışmaydı.

‘Konuşan kafalar’ yüz yüze ortamı haline geldi

Biz yüksek öğretim dünyasında açık öğretim sisteminden çok da hoşnut değildik. Açık öğretimde kızdığımız konulardan biri, bilgiyi sıradanlaştırmanın ötesinde ‘konuşan kafalar sendromu’ydu. Bu ‘konuşan kafalar’ pandemi ile birlikte en hakim yüz yüze ortamı haline geldi. Yani ‘can cana’dan ‘cam cama’ya geçtik. Ve açık öğretim intikam aldı bizden, açık öğretimdeki konuşan kafalar gelip herkesi birer konuşan kafa yaptı. Biz de artık ‘yüz yüze’yi böyle yapmaya başladık. İşte söz alacaksan ekranında sanal el kaldırtıyoruz. Beğeniyorsan alkış emojisi, çok beğeniyorsan kalp emojisini kullanıyorsun vs. “Bu çağda bu şartlarda çalışma hayatı nasıl olacak?” diye sorduğumuzda öyle gözüküyor ki eylem araştırmasının yöntemleri çok daha ağır basacak. Çünkü fizikselden uzaklaştıkça ortak bir şeyleri üretme daha fazla yöntemli ve mekanizmalı olmak zorunda. Dolayısıyla bizim bilim dalına olan ihtiyaç giderek artıyor.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ